Peter Gabriel'in aşağıdaki şarkısı ile uyandım bu sabah. Kulaklarımda çınlıyordu.
Zaten her sabah bir şarkıyla uyanırım, ve gece yatmadan önce dua ederim,
sabaha doğacak şarkım için.
Bu şarkıyı dinlemek adına, you tube'a yazdim, ilk çıkan link'e tıkladım ve asagidaki
yorum ile karşılaştım.
3 Temmuz 2012 Salı
2 Temmuz 2012 Pazartesi
yine paris yeni bir havadis
Herkesi arkada bırakıp çıkmıştım,otelden. Atladım Metro'ya, Le Chatelet'ye. Önüme çıkan ilk kafeye oturdum; Seine Nehri'ni doya doya izleyebilmek adına. Bir kahve istedim, otelinkinden de kötüydü ama ortam yeterdi.
Kahvenin acı ve kuru tadı damağıma öyle bir yapıştı ki ardından güzel bir Chardonnay içmeye karar verdim. Kadehi incecik ve zarif, ışıl ışıl, tadı ayrı rengi ayrı güzel bir beyaz şarap. Her yudumda yeni hayallere dalıp alıp götüren, hiçbir şeyin keyfini çıkarmak adına muhteşem bir seçim oldu.
Le Chatellet'de özellikle pazar günleri isimsiz ressamlar olur. Onları izleyebilmek ve anlamaya çalışmak bir ayrıcalıktır. Elindeki gazeteyi bırakır, çaktırmadan dalarsın eserlerine.
Yine öyle bir pazar işte. Şarabımı bitirir bitirmez, kalktım yürüyüşe, aşağı nehre doğru inerken bir ressam döndü ve "sizi çizebilir miyim" dedi.
An'ın donduğu, cevapsız zenginliğin yaşandığı o noktada, durakalıp, azıcık da keyfini çıkarıp, mutlu mutlu "Fransızcam yetersiz" diyebildim.
Resmin dili yoktur dedi ressam.
"Benim keşke daha fazla vaktim olsa" dedim.
"Zaman sizin ben sadece izin istedim" diyen ressama güldüm.
Bir süre ben nehri izlerken sanıyorum ki o da beni çizdi. Çok utandım, bakamadım.
Yanından geçip tekrar metroya yürümeliydim. Ama ya çizdiğini görürsem endişesi içinde, yolumu uzatıp, kendisine el salladım.
O an orada kalıp, Madeilene'deki dua'm üzerine, özgürlüğüm içinde yok olup tekrar var olsaydım daha mı iyiydi, yoksa sorumluluk hissettiğim arkadaşlarımla uzatılmış o pazar'ı mı yakalamalıydım?
Evet, oteldekilere yetişip, Paris'te ki o pazarı uzattım. Ama o ressamı, daha da önemlisi ne çizdiğini asla göremedim.
Nerede ne zaman yanlış yaptım bilemiyorum ama bunu hep yapıyorum. Maideleine'e tekrar gitmeli demek ki. Dilekler yenilenmeli, dualar kabul olmalı. Doğruyu istemeli.
22 Haziran 2012 Cuma
es'lere
Güzel bir müzik dinlerken, tahmininden uzun süren bir es'le karşılaşırsın ya bazen.
Sonrasında gelecek notalar vardır, şaşırtır. Kimi ilham verir, kimi alır götürür, kimi saklar saklanır.
O es sırasında hep meraktasındır, kutumdan ne çıkacak diye.
Es'leri ayrı bir severim dolayısıyla..
Bir süre ara verdiğimiz alışkanlıklarımız, yaşamayı unuttuğumuz duygular gibi ..
Geçenlerde fark ettim, büyük bir es vermişim yemek yapmaya. Eski heyecanı yok da ondan diye düşünürken, uzaklaşmışım bıçaklardan, kepçelerden ve ölçüsüz tariflerimden.
Uzun bir es'ten sonra ele alınan ilk bıçak o kadar keskindi ki, korkutucu olma boyutuna yaklaşırken, robot mu kullansam acaba derken, titrek titrek başladım bir yerden, bir şekilde. Bisiklete binmek gibidir diye düşünürdüm hep yemek yapmayı da. Öyle değilmiş.
Bıçaklara hemen hakim olsan da, elinin ayarını hemen bulsan da bir malzeme var ki o olmadan adam olmaz o yemek. Tadı, tuzu, rengi, adı olmaz o işin. Bir ruh hali malzemesi vardır, onu eklersin. Kimi buna sevgi ekledim der. Bende eklenen işbu malzeme de ölçüsüz, belirsiz, değişken. Ama eklemeden de olmayan cinsinden.
Geçenlerde elimi attığım o ilk yemeğime, heyecanı ekledim mesela. O heyecanla, tarif bir ordan bir burdan derken, planlanan menüden şaştım ama daha güzeli ile karşılaştım. Afiyetle de yedik.
Şeytanın bacağını kırdım sonunda. Şimdi bekleyen yeni es'ler var ..
Yavaş yavaş da olsa, el atmak lazım: uzun yürüyüşlere, iki seans üstüste gidilen filmlere, kara kalem çalışmalarına, tiyatroya, Fransızca kurslarına, yan gel yat osman hallerine, hadi atla gidelimlere, yoga'ya, okul arkadaşlarıyla toplanmalara, benzin istasyonlarındaki sohbetlere, deniz kenarı biralarına, ev shot'larına, duvar boyamalara, özetle yenilenmelere, tazelenmelere..
Şimdi bu yazıyı okuyan en yakın arkadaşlarım sanıyor ki, gidip ilk kuaföre saçımı değiştireceğim; ama hayır. Kurcalaya kurcalaya, herşeyi deneye deneye, saçlarım küstü bana. Saçsız başsız yine yeniden tertemiz ama eski, deneyimli sayfalara "merhaba"!
Sonrasında gelecek notalar vardır, şaşırtır. Kimi ilham verir, kimi alır götürür, kimi saklar saklanır.
O es sırasında hep meraktasındır, kutumdan ne çıkacak diye.
Es'leri ayrı bir severim dolayısıyla..
Bir süre ara verdiğimiz alışkanlıklarımız, yaşamayı unuttuğumuz duygular gibi ..
Geçenlerde fark ettim, büyük bir es vermişim yemek yapmaya. Eski heyecanı yok da ondan diye düşünürken, uzaklaşmışım bıçaklardan, kepçelerden ve ölçüsüz tariflerimden.
Uzun bir es'ten sonra ele alınan ilk bıçak o kadar keskindi ki, korkutucu olma boyutuna yaklaşırken, robot mu kullansam acaba derken, titrek titrek başladım bir yerden, bir şekilde. Bisiklete binmek gibidir diye düşünürdüm hep yemek yapmayı da. Öyle değilmiş.
Bıçaklara hemen hakim olsan da, elinin ayarını hemen bulsan da bir malzeme var ki o olmadan adam olmaz o yemek. Tadı, tuzu, rengi, adı olmaz o işin. Bir ruh hali malzemesi vardır, onu eklersin. Kimi buna sevgi ekledim der. Bende eklenen işbu malzeme de ölçüsüz, belirsiz, değişken. Ama eklemeden de olmayan cinsinden.
Geçenlerde elimi attığım o ilk yemeğime, heyecanı ekledim mesela. O heyecanla, tarif bir ordan bir burdan derken, planlanan menüden şaştım ama daha güzeli ile karşılaştım. Afiyetle de yedik. Şeytanın bacağını kırdım sonunda. Şimdi bekleyen yeni es'ler var ..
Yavaş yavaş da olsa, el atmak lazım: uzun yürüyüşlere, iki seans üstüste gidilen filmlere, kara kalem çalışmalarına, tiyatroya, Fransızca kurslarına, yan gel yat osman hallerine, hadi atla gidelimlere, yoga'ya, okul arkadaşlarıyla toplanmalara, benzin istasyonlarındaki sohbetlere, deniz kenarı biralarına, ev shot'larına, duvar boyamalara, özetle yenilenmelere, tazelenmelere..
Şimdi bu yazıyı okuyan en yakın arkadaşlarım sanıyor ki, gidip ilk kuaföre saçımı değiştireceğim; ama hayır. Kurcalaya kurcalaya, herşeyi deneye deneye, saçlarım küstü bana. Saçsız başsız yine yeniden tertemiz ama eski, deneyimli sayfalara "merhaba"!
12 Haziran 2012 Salı
anlaşılmanın hazzı
"Bana, 'dolabı aç gördüğün ilk kaşarı iki dilim arasına sar sana afiyet olsun' şeklinde bas git kardeşim dese de
Gördündüğü üzere ben onunla konuşmayı seviyorum, onun dünyaya bakışı beni açıyor
bazen içimde kalanları açığa vurmama sebep oluyor,
ondan ara ara yazıp görüşelim diyorum ya,
azdır ona anlattıkça anlaşılmanın hazzını yaşatacak canlılar..
Yazmak güzel olabilir ama ben okumayı ve konuşmayı seviyorum, belki bi ileride..
Hep söylerim iletişimi beceremeyen toplumuz, okumadığımız gibi konuşmuyoruz bile.."
Bunun yazarı ben değilim,bir yazı da değil bu aslında,
düşünülmüş ince incesine, acıtmadan dokunulmuş
yaşanmış ve sonrasında evrenselleştirilmiş
"Beni aldı götürdü" düşüncesiyle paylaşmak istedim.
Aklına ve ruhuna sağlık arkadaşım ..
23 Mayıs 2012 Çarşamba
vitamin
Kız kıza güneşi batıralım dedik. Izmir'de güzel de bir akşam üstüydü.
Yüzde yüz'e oturduk, yiyoruz içiyoruz derken konu takıldı ilişkilere.
Bir mıknatıs misali çekiyorum bu durumları.
Danışan herkese bir reçete yazılıyor tabii. Kendini doktor sanan eczacılar gibi oldum.
Neyse ki vitaminlerin ötesine geçmiyorum.
Çok sevdiğim bir çocuk doktoru büyüğüm vardır, kızım ilk dünyaya geldiğinde ona çok danışırdım.
Gaz problemimiz var acaba şunu mu kullansam, bunu mu yapsam diye aradım bir gün; o da bana
"Su içir geçer kızım" demişti. Aynen durum bu aslında; vitaminler dolusu reçeteler gereksiz. Şu güzel havalarda, buz gibi, pırıl pırıl kocaman incecik kristal bir bardakta için Su'yu, aksın gitsin.
Hayatı kaçırdığımızı düşünüyorum bazen bu gibi konulara takıla takıla. Hani zaten karar vermiştik, formülü yoktu bu işin, gönüldü bu.
Derken, güneş battı batmasına, şaraplar içildi, kahkahalar sessizliği bozdu..
Buz gibi bir bardakta o malum hayat kurtaran sıvı da, tüm bunların üzerine tüketildi.
Su gibisi yokmuş cidden, hemen tazelenildi.
An'a dönüp, ev yoluna girmişken, bu bir işarettir denildi, İzmir'in en meşhurlarından Sirena'ya da gidildi.
O sırada birden başımın ucunda bir yıldız kümesi oluştu. Ya eve dönseydik hemen,neler olacaktı da biz bir şekilde buraya geldik, hangi fırsatlar kaçtı ama yerine hangi kazanımlar eklendi ? Her ol'an yola girmişse, an'dan çıkıp planlar yapmaya ne gerek vardı?
Tüm bunları düşünürken, mojito'lar içildi, ve o sırada çantama cup diye bir şey düştü. Bir erik. Bu aslında arkadaşımın kısmetiydi. O'na vermek üzereydi diğer arkadaşım ama kısmet işte. Kocaman valizden bir boy küçük çantama saklanıverdi.
Gelen bir telefon üzerine, kızım beni çok özlemiş, eve dönüldü. Hemen uyunamazdı, hikayeler şarkılar ninniler derken, sabaha zor kalkıldı. İşe geldim, kredi kartımı ödemem gerekiyor, sabah sabah ilk iş bu olsun istememe rağmen kartı o koca-mini valiz içinde ararken, eriği buldum.
Kısmetim. Eriğim. Doğal vitaminim.
Yüzde yüz'e oturduk, yiyoruz içiyoruz derken konu takıldı ilişkilere.
Bir mıknatıs misali çekiyorum bu durumları.
Danışan herkese bir reçete yazılıyor tabii. Kendini doktor sanan eczacılar gibi oldum.
Neyse ki vitaminlerin ötesine geçmiyorum.
Çok sevdiğim bir çocuk doktoru büyüğüm vardır, kızım ilk dünyaya geldiğinde ona çok danışırdım.
Gaz problemimiz var acaba şunu mu kullansam, bunu mu yapsam diye aradım bir gün; o da bana
"Su içir geçer kızım" demişti. Aynen durum bu aslında; vitaminler dolusu reçeteler gereksiz. Şu güzel havalarda, buz gibi, pırıl pırıl kocaman incecik kristal bir bardakta için Su'yu, aksın gitsin.
Hayatı kaçırdığımızı düşünüyorum bazen bu gibi konulara takıla takıla. Hani zaten karar vermiştik, formülü yoktu bu işin, gönüldü bu.
Derken, güneş battı batmasına, şaraplar içildi, kahkahalar sessizliği bozdu..
Buz gibi bir bardakta o malum hayat kurtaran sıvı da, tüm bunların üzerine tüketildi.
Su gibisi yokmuş cidden, hemen tazelenildi.
An'a dönüp, ev yoluna girmişken, bu bir işarettir denildi, İzmir'in en meşhurlarından Sirena'ya da gidildi.
O sırada birden başımın ucunda bir yıldız kümesi oluştu. Ya eve dönseydik hemen,neler olacaktı da biz bir şekilde buraya geldik, hangi fırsatlar kaçtı ama yerine hangi kazanımlar eklendi ? Her ol'an yola girmişse, an'dan çıkıp planlar yapmaya ne gerek vardı?
Tüm bunları düşünürken, mojito'lar içildi, ve o sırada çantama cup diye bir şey düştü. Bir erik. Bu aslında arkadaşımın kısmetiydi. O'na vermek üzereydi diğer arkadaşım ama kısmet işte. Kocaman valizden bir boy küçük çantama saklanıverdi.
Gelen bir telefon üzerine, kızım beni çok özlemiş, eve dönüldü. Hemen uyunamazdı, hikayeler şarkılar ninniler derken, sabaha zor kalkıldı. İşe geldim, kredi kartımı ödemem gerekiyor, sabah sabah ilk iş bu olsun istememe rağmen kartı o koca-mini valiz içinde ararken, eriği buldum.
Kısmetim. Eriğim. Doğal vitaminim.
14 Mayıs 2012 Pazartesi
o ok yaydan çıkmış bir kere
Kızım bana "Anne aşk ne demek?" diye sordu. Gözlerinin içine baktım, kafam karışmış besbelli ve aklımda yüzlerce soruyla donuk donuk durduğum o iki saniye içinde , nereden çıktı acaba bu soru diye düşünürken, ağzımı açmadan devam etti : "Her şarkıda aşk diyorlar, Hadise aşk'ın emek olduğunu söylüyor peki emek ne demek ?"
Neyse ki daha rahat bir nefes alıyorum, şimdiki soru daha kolay gibi geliyor ilk başta. Emek..
Emek demek diye başlıyorum ve hemen sabırsızca kızım "ekmek" gibi yenebilir mi diye soruyor gülerek.
Daha da rahatlıyorum, çünkü saçmalamama ramak kalmışken o da saçmalıyor. Aynı kafadayız neyseki diye düşünüp, konuyu bağlamaya çalışıyorum.
"Dalya'cım tüm bunları yaşayıp öğrenmek en güzeli, ama aşk'ı da emek'i de yiyebilirsin istersen" diyorum. Bu kız öyle kolay doyacak gibi değil belli ki "Görmediğim bir şeyi nasıl yerim ki ? " diye soruyor.
O iki dakika önceki tüm rahatlamalarım çöpe gidiyor birden. Ayarları yeni yapmışken yine ciddi ciddi başa dönüyoruz.
Annelik böyle işte, ok yaydan çıktı mı bir kere dönüşü yok.
Aşk'ı da öğretirim, şarkı da söyletirim desen de, o oradan buradan duyacak bir şekilde. Aşk emekmiş, yenmezmiş diye.
26 Nisan 2012 Perşembe
defterin eli
Elleri anlatıyordu yaşayıp da sakladıklarını.
Ele veriyordu yine o eller, bezinin sağlamlığını bir o kadar pamuk ipliğine bağlılığını.
Silgilerle işi yoktu o elllerin, kalem tutup karalamazdı da.
Sayfayı çevirir, defterin o kısmını açmamaya çalışırdı sadece.
Ona göre kabarık, daha yazılası çok şeyin olduğu bu defter elinin iziydi.
Her yeni dokunuşta yeni çizgiler belirirdi. Uzunlu kısalı, sıradışı, derin bazen silik soluk
yepyeni izlerle yazılırdı deftere.
Ciltleri kopmak üzere ama hala bomboş, bembeyaz sayfaları vardı.
Yazmaya cesaret isteyen sayfalarla dolu..
Elinin izini basacaktı son sayfaya
Anlatılamayanlar, unutulanlar, kaçılanlar ve saklananlar adına..
Defterin eli olacaktı artık kendisi de
Izinin damgalandığı son sayfayla defteri yüreğinde, sözleri gözlerinde..
Ele veriyordu yine o eller, bezinin sağlamlığını bir o kadar pamuk ipliğine bağlılığını.
Silgilerle işi yoktu o elllerin, kalem tutup karalamazdı da.
Sayfayı çevirir, defterin o kısmını açmamaya çalışırdı sadece.
Ona göre kabarık, daha yazılası çok şeyin olduğu bu defter elinin iziydi.
Her yeni dokunuşta yeni çizgiler belirirdi. Uzunlu kısalı, sıradışı, derin bazen silik soluk
yepyeni izlerle yazılırdı deftere.
Ciltleri kopmak üzere ama hala bomboş, bembeyaz sayfaları vardı.
Yazmaya cesaret isteyen sayfalarla dolu..
Elinin izini basacaktı son sayfaya
Anlatılamayanlar, unutulanlar, kaçılanlar ve saklananlar adına..
Defterin eli olacaktı artık kendisi de
Izinin damgalandığı son sayfayla defteri yüreğinde, sözleri gözlerinde..
20 Nisan 2012 Cuma
mahalle
Yaz ortası evde sıcak ötesi bir pazar. Çeşme'den erken dönmüşüm ,dinlenmek için. Ev dandini, valiz açılacak, çamaşır yıkanacak vs derken daha önce kitabını okuduğum o filme denk geldim. "Ye, Dua Et, Sev" Julia Roberts baş rolde.
Kolay olur, izlerim,uykum gelir, kafa dağıtırım diye düşünerek, takıldım filme. Sözüm ona konuyu biliyorum, sonunu biliyorum ama nafile, bir heyecan bastı beni. Hele kadının o kelimesini bulduğu sahnenin içime serptiği serinlik, ferahlık, aydınlık. Nereye kadar bu derinlik, ne komik bir etkileniş..
Ha neden, sahneler mi mükemmeldi? Oyunculuk mu yıkılıyor ? Müzikler mi? Yok değil.. Kelime bulunmuş daha ne olsun, kadın arayışta.. Durum o sırada aynı ben. Farkımız şu; ben geceleri satın alıyorum, kadın geze geze, hayatının bir dönemini. Aklıma gelmedi değil tabii, alıp başımı çekip gideyim ben de bir yerlere diye. Nereye tabii? İş var, kızım var,sorumluluklar ıvır zıvır ve tabii kıvır.
Neyse başladım yogaya, meditasyona, evren enerji ilişkilerini kurcalamaya. Hafif sıyırmaya yakınken duruldum.
Kabulleniş dönemi geldi çattı.
İstanbul'dayım o hafta, gece bir yere davetliydim. Gittim, eğlendik, yedik içtik derken zaten bir dolu alerji ilacı, kortizon vs kullanıyorum uyku ve kaşıntılar bastırdı, atladım taksiye eve dönüyorum. Bir arkadaşım da bana eşlik ediyor, daha ziyade ben kendisini eve bırakıyorum çünkü sızdı takside. Varlığı yokluğu bir neyse ki.
İstanbul'un Galata'sından Arnavutköy'e doğru yoldayız. Ses seda yok, daracık sokaklarda ilerliyoruz. Arnavut kaldırımı. Derken sol kaldırımda yürüyen biri var. Ben. Yürüyorum, yanımda bir kız çocuğu. Hava ağarıyor birden ve taksideki ben "An" içinde kayboluyorum.
Astral seyahat desem değil, kadın benden daha mutlu, daha güzel, yaz'ı yaşıyor o sırada, üzerinde tiril tiril upuzun bembeyaz çiçekli bir etek, askılı bembeyaz bir bluz, adeta kızıyla uçuşuyor. Ele ele tutuşmuş, kayarak sanki ilerliyorlar kaldırımda. Çok hafifler, taptazeler.
Aklıma film geliyor birden bire, Julia Roberts hayatının kelimesini arıyordu ve bulmuştu ya, ben de aramaya başlamıştım hatta ve işte o An buldum. "Mahalle"
O mahallede uçuşan, titreşen, gülen, mutlu kadın. Ruhum orada takılı kalıyor tabii.
Şimdilerde ise "Mahalle" diye diye, konsantre olmaya başladım zamanla. Mahalle diye diye dengeyi yakaladığım günlerim oldu. Mahalle diye diye arayışlarımı durdurup teslim oldum. Kaybolurum sandığım o Mahalle'de yeniden bir ben VAR oldum.
Kolay olur, izlerim,uykum gelir, kafa dağıtırım diye düşünerek, takıldım filme. Sözüm ona konuyu biliyorum, sonunu biliyorum ama nafile, bir heyecan bastı beni. Hele kadının o kelimesini bulduğu sahnenin içime serptiği serinlik, ferahlık, aydınlık. Nereye kadar bu derinlik, ne komik bir etkileniş..
Ha neden, sahneler mi mükemmeldi? Oyunculuk mu yıkılıyor ? Müzikler mi? Yok değil.. Kelime bulunmuş daha ne olsun, kadın arayışta.. Durum o sırada aynı ben. Farkımız şu; ben geceleri satın alıyorum, kadın geze geze, hayatının bir dönemini. Aklıma gelmedi değil tabii, alıp başımı çekip gideyim ben de bir yerlere diye. Nereye tabii? İş var, kızım var,sorumluluklar ıvır zıvır ve tabii kıvır.
Neyse başladım yogaya, meditasyona, evren enerji ilişkilerini kurcalamaya. Hafif sıyırmaya yakınken duruldum.
Kabulleniş dönemi geldi çattı.
İstanbul'dayım o hafta, gece bir yere davetliydim. Gittim, eğlendik, yedik içtik derken zaten bir dolu alerji ilacı, kortizon vs kullanıyorum uyku ve kaşıntılar bastırdı, atladım taksiye eve dönüyorum. Bir arkadaşım da bana eşlik ediyor, daha ziyade ben kendisini eve bırakıyorum çünkü sızdı takside. Varlığı yokluğu bir neyse ki.
İstanbul'un Galata'sından Arnavutköy'e doğru yoldayız. Ses seda yok, daracık sokaklarda ilerliyoruz. Arnavut kaldırımı. Derken sol kaldırımda yürüyen biri var. Ben. Yürüyorum, yanımda bir kız çocuğu. Hava ağarıyor birden ve taksideki ben "An" içinde kayboluyorum.
Astral seyahat desem değil, kadın benden daha mutlu, daha güzel, yaz'ı yaşıyor o sırada, üzerinde tiril tiril upuzun bembeyaz çiçekli bir etek, askılı bembeyaz bir bluz, adeta kızıyla uçuşuyor. Ele ele tutuşmuş, kayarak sanki ilerliyorlar kaldırımda. Çok hafifler, taptazeler.
Aklıma film geliyor birden bire, Julia Roberts hayatının kelimesini arıyordu ve bulmuştu ya, ben de aramaya başlamıştım hatta ve işte o An buldum. "Mahalle"
O mahallede uçuşan, titreşen, gülen, mutlu kadın. Ruhum orada takılı kalıyor tabii.
Şimdilerde ise "Mahalle" diye diye, konsantre olmaya başladım zamanla. Mahalle diye diye dengeyi yakaladığım günlerim oldu. Mahalle diye diye arayışlarımı durdurup teslim oldum. Kaybolurum sandığım o Mahalle'de yeniden bir ben VAR oldum.
19 Nisan 2012 Perşembe
aşk ve kasaba
Kaş yapalım derken göz çıkardık.
Özgür, kendine has hafif de çatlak .. Meraklı ama
hayata dair, bekar ama feleğin çemberinden geçmiş dört kadın
toplandık. Kakkara kikkiri bir hafta sonu olacaktı. Amerikan dizilerinden
fırlamalı sistem.
Sex and The City'deki gibi. Hoş, dört karakter de başroldeydi
bizim dizide; yani Carrie. Kimse kabul etmedi azgın Samantha, ya da koca
meraklısı Charlotte olmayı.
Güneşin yağmurla flört hallerinden kaynaklanan havanın dönekliği
mi yoksa film setinin Urla gibi huzur yüklü bir yer seçilmesi
mi artık her neyse, dizi Seks ve Şehir olmaktan çıktı.
Erkekleri konuşup, eleştirecek, hayatın dengesizliklerine varana
kadar uzatacaktık konuyu. Ama takıldık, doğaya. Doğanın gücü bizi de etkisi
altına aldı. Önce yağmurla sırılsıklam olup, farkına vardık. Sonra rüzgar
çıktı, dalgalandık da durduk. Kabullendik. Daha sonra güneş açtı, biz de
açılıp saçılıp coştuk, şükrettik.
Mezesiz sofraların keyfi olmadığı gibi, konumuz bir ara ilişkiler
oldu tabii.
Doğanın hükmedemediği hatta hükmetmek istemediği elektronik
ilişkiler. Kapıyı santral telefona bağlamışsın misali, otomatiğe alınmış
ilişkiler. İstediğinde aç hem de yerinden kalkmadan.
Yarın ezberindedir nasılsa. Tüketim mutlaka olacaktır ama bari bu
sefer ağır ağır olsun hesabındasındır. Ezberbozan çıkar mı diye bir an düşünsen
bile, egon bozuverir seni. İlk o mu aradı, kim daha çok mesaj attı, gitsem mi,
ne giysem, ne yazsam ..Ertelesem olası bitişleri de ne kadar ertelesem?
Gelsin, avuçlarımda yok olsun, kaybolup bir olalım gerisine de
doğa karar versin diyemediğimiz elektronik ilişkiler.
Şehri, erkekleri, seksi, modayı, son dedikoduları, ucuz kalori
hesaplarını konuşamadık. İçe döndük, doğa bizi sarstı, salladı çarptı sonra da
kendimizle özgür bıraktı.
Dört kadın, ne seksi ne şehri derken "Kasaba ve Aşk" dizisine senaryo
olduk. İyi de oldu, kopyalar bol etrafta, orijinali yakaladık. Kırk bölüm
çekemeyecek olsak bile, hatta reytinglerde sona kalsak kimse izlemese ve hatta
sevmese bile “biz’e ait” oldu.
Özetle, senaryomuz güzel, yaşayacak cesaretimiz olsun yeter.
5 Nisan 2012 Perşembe
Toplan Yuvarlan
Toplan , yuvarlan, sallan biraz derken bakmışsın yine yeni adreslerdesin.
Ural Altay'dan buralara gelmişim "atlı göçebe" Türk kültürü sinmiş içimde.
Gündüzleri İzmir'de geceleri Hawai'de hafta sonları dünyanın ücra köşelerinde, kah Miami, kah Rio, ver elini Amazonlar, yüzerek geç Sakız'a derken bedenim astral seyahatte..
"Hadi gel gidelim" desinler yeter galiba.. Bir de şu laf var ki beni benden alır gider : "Senle her yere gelirim" Densin!?!? Hep densin ..
Densin de bunlar da bilinsin : Benim ruhum zaten seyahatte. Bedenim "fiziken" tutkallandı bu ara.. Buralara.. Ama gel gör ki içimde hayli estiren bir fırtına, koptu kopacak halatlarım bu güvenli limanda.
Aidiyet sorgulaması olmayan bir ruh benimkisi, dolaşsın, gezsin, görsün, öğrensin, yaşasın ve yaşatsın.
Bir gün Urla'da zeytin ağacı diker, 70'imde onu izlemek isterim, bir gün Paris'e kaçıp ressam olmak, başka bir gün Şambala'ya kaçıp aşkımla sonsuza dek yok olup dönmemek. Çok şey ister benimkisi; ağır görünen mobil ruh.
Bir akşam, bir dostumla sohbetteyken not almışım meşhur i-phone'uma. Demişiz ki :
" Hayat merdiven gibi, her Basamak başka keyifli"
Kim bilir kaçıncı basamaktayım; 100, 150 fark etmez. Dön gel dolaş, arada in arada çık derken, toplan yuvarlan, kah orada kah burada, çılgın gönül, hem gezgin hem zengin ruh bu, hayatla el ele sımsıkı dost bir "can" bu.
Basamakları saymadan inip çıkıyoruz işte, hiç bitmesin, eksik olmasın !..
Nereden mi çıktı bu yazı, yeni ev taşıdım da!!! Baktım bedenim de seyahatte, gel yaz dedim işte.
Taşınmalarım bile uyumlu hayatla. Dikey durmuyorum bu dünyaya, aynı paraleldeyiz hep aşkla.
Basamak dolu bir hayat diler, taşınmaların stresinden uzak durmanızı temenni ederim. Olacaksa olur, gelir geçer, toparlanır yuvarlanır..
Ural Altay'dan buralara gelmişim "atlı göçebe" Türk kültürü sinmiş içimde.
Gündüzleri İzmir'de geceleri Hawai'de hafta sonları dünyanın ücra köşelerinde, kah Miami, kah Rio, ver elini Amazonlar, yüzerek geç Sakız'a derken bedenim astral seyahatte..
"Hadi gel gidelim" desinler yeter galiba.. Bir de şu laf var ki beni benden alır gider : "Senle her yere gelirim" Densin!?!? Hep densin ..
Densin de bunlar da bilinsin : Benim ruhum zaten seyahatte. Bedenim "fiziken" tutkallandı bu ara.. Buralara.. Ama gel gör ki içimde hayli estiren bir fırtına, koptu kopacak halatlarım bu güvenli limanda.
Aidiyet sorgulaması olmayan bir ruh benimkisi, dolaşsın, gezsin, görsün, öğrensin, yaşasın ve yaşatsın.
Bir gün Urla'da zeytin ağacı diker, 70'imde onu izlemek isterim, bir gün Paris'e kaçıp ressam olmak, başka bir gün Şambala'ya kaçıp aşkımla sonsuza dek yok olup dönmemek. Çok şey ister benimkisi; ağır görünen mobil ruh.
Bir akşam, bir dostumla sohbetteyken not almışım meşhur i-phone'uma. Demişiz ki :
" Hayat merdiven gibi, her Basamak başka keyifli"
Kim bilir kaçıncı basamaktayım; 100, 150 fark etmez. Dön gel dolaş, arada in arada çık derken, toplan yuvarlan, kah orada kah burada, çılgın gönül, hem gezgin hem zengin ruh bu, hayatla el ele sımsıkı dost bir "can" bu.
Basamakları saymadan inip çıkıyoruz işte, hiç bitmesin, eksik olmasın !..
Nereden mi çıktı bu yazı, yeni ev taşıdım da!!! Baktım bedenim de seyahatte, gel yaz dedim işte.
Taşınmalarım bile uyumlu hayatla. Dikey durmuyorum bu dünyaya, aynı paraleldeyiz hep aşkla.
Basamak dolu bir hayat diler, taşınmaların stresinden uzak durmanızı temenni ederim. Olacaksa olur, gelir geçer, toparlanır yuvarlanır..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
