26 Mart 2013 Salı

il'e

e'yi yazmadan il yazıp
gerisini 'okuyan anlasın'a bırakma
siz daha yaşamadan olanı görme
biz diyemeden ikimizden geçmiş olma
noktasındayım

kelimeleri virgül yerine "il" ile bağlama
sonuna e'yi sana koydurtma
bir'imize kavuşabilmek adına
yolu yarılamış hallerdeyim.

bi gülüyorum delicesine..
sana gelmecesine
seni bana eklercesine
topluyorum

virgüllerle "ayırmadan"
 ile'lerle  tamamlıyorum

o'na / sana / tüm'e
varıyorum.



6 Mart 2013 Çarşamba

anlamadın

Yüz değil milyon kere anlatmaya çalıştım
yazamadim veya söylemedim - sadece
atladım yoluna kendi yolumla
Bulursun dedim, hatta belki görürsün
en çok da
yaşamanı istedim

Başta provalardaydık
bir baktım, oyun başlamış ..
ikinci perde

Anlarsın sandım

Gitmeden önce, sonu olmayan bir öpücük bıraktım

zamansız kısa bir
Mola verdim

gittim yakına, döndüm uzaklarla

bir de baktım, seni bulamadım
"Sen gittin" derken fark ettim
asla orada olamadın







25 Şubat 2013 Pazartesi

Ben bilmem

Anlik oldu
Beynime toz kacti
Pardon dedim
Sesim
Cikmadi
Adam konuştu durdu
Ben ne anladi ne dinledi
Köşeyi döndük
Ben ne gördü ne anladi

15 Şubat 2013 Cuma

Sen bunalım sansan da ben apak yapraklardayım

Ben var ya ; az biraz erime kıvamına gelmişim.
"Şşşşş". Bir bebek uyuyor sıkıysa gık de misali.

Derinlerimi içime atıp, üzerine kaçak 5 kat çıkıp, yukarıdan aşağıya bakamaz olmalardayım.
Mum olmuşum Mum.
Ateşim cayır cayır, aydınlığın farkında değilim, eriyorum azardan.

Büyüklerimin dediği gibi dulcuk olmuşum. Öyle bir köşede. Çömelmece, çiğdem çitleye çitleye. Yaşamlar satılık da bir ben kiracı devamlı arayışlarda.

Bekliyorum! Sanırsın sabrımın erdeminden.Tabii ki değil.Nerdeee?
Patlamaya hazır ve nazır olamamaktan, kaçışlarda zırıl zırıl.

Alevim muhteşem etrafıma; bir ben karanlıkta. Loş loş iyi de geliyor hani derken bakmışım eriyoruz yumuşak, ve sıcak sıcak; mis gibi kıvamında..

Bu hallerimin dalgalarıyla geçen gün tanıştım. Tanıştırıldım. Sağlam kafalı bir hatun sağ olsun.

Arada çıkar gelir. Hep yanımdadır da aslında;  bu aralarda gelmeler apayrıdır. Aynayı tutar, ışık zaten hazırdır, o gizemli pencereden sızar usulca. Bakarım şöyle bir damarlarıma. İçimden akanlara. Sızanlara, duramayıp akıp gidenlere.

"Dur'ak"lara sığınırım.
Başlarım: Dur'up ve Ak'maya !

Yok ederiz o zamanlarda. Grilikleri. Tozu dumanı kaldırırız, apak yapraklar eteklerimizde sallanır salınırız.

Ziller çalar duymayız, efendilerin efendileri ses vermeye başlamış bile. Kime ne ? Biz yine de iyi birer oyuncuyuz. Sağır da oluruz kör de.

Haydi bakalım ,Perde !








31 Ocak 2013 Perşembe

Kara Fatma, James Bond ve Ayça Varlıer

Biraz önce yine bir antenliyle karşılaştım. Aramızdaki o uzaylılardan bahsetmiyorum.
Bildiğiniz Fatma bu ; James Bond misali ama :

-Merhaba kimsin sen antenli?
-Fatma , Kara Fatma, bilimsel olarak hamam böceği de derler.

diye bir diyalogdayız kendisiyle ama ben kaçmayı tercih ediyorum.
Evet çocukluktan gelen korkular, evet hepsi annemin hatası ve evet benden küçücük zarar veremezler ama işte bir gerçek daha "korku" böyle bir şey.

Saçmalıklar silsilesi sahne bir

Elmas sudan daha pahalı, elmassız yaşarsın ama susuz asla..
Kara Fatma da öyle işte ; elmas misali değerli benim korku dünyamda.

Anma gelir başına, korkma gelir başına, kınama, sınama, yargılama, sonuçta yapma etme dünyası; sen ol yeter ! o gelecek başına.

Dolayısıyla, korksam da seviyorum artık Kara Fatma'ları, ben oldukça olacaklar sonuçta. Barış sağladım kendileriyle. Yine de arada bir ofise uğrayıp ziyarete geliyorlar. Hepsiyle birer birer tanışmıyorum artık. Dedim ya James Bond gibi; bir Pierce Brosnan oynuyor, bir Daniel Craig..
Onlar da kimlik değiştirseler de amaç aynı, tarz belli, fiziksel benzerlikleri çok vs.

Bir gün bana deselerdi Kara Fatma'ları anlat diye, yapamam derdim; keza yazıyı yazarken devamlı kaşınmaktan, mide bulantıları ve öğürmelerden.. Merak ediyorum; acaba okurken sizin gözünüzün önüne de geliyor mu o Fatma'lar. Kara kara.. Adı çirkin, tipi objektif olmamı gerektirmeksizin kötü işte. Evde besleyenini duymadım, millet elinde terlik ya da dergi peşinden koşuyor ya da benim gibi kaçıyor.
Derken..................
Dün gece bir konsere gittim, Ayça Varlıer. Bir konserin tanıtımı bu kadar mı yanlış ve başarısız yapılır. Ayça Varlıer'in sesi çok güzelmiş bu arada ve jazz aranjmanları çok hoş olmuş ama..
Neyse konseri eleştirmek ayrı bir yazı konusu..

Konser sırasında birbirinin önüne geçen sesler vardı kulağı rahatsız eden. Bir gitar vardı ki en çok o duyuluyordu. O teller kopacaktı sanki, çıkan ses melodiyle dans etmeye çalışan çıldırmış tellerin kavgası misali. Güzelim sese sahip o vokalleri duyabilmek adına gözleri kıstık, kafamızı uzattık, kulakları kabarttık bir seyler yapıp abartılı mimiklere girdik ama olmadı. Kendimi eleştiriye başladım o sırada,  sanki başkaları bunu yaşamıyormuşçasına. Ya da ben yaşamadıklarını sanıyordum.

Uzun süre sessizliğe alışmıştım tabii. Hayattan uzak bir hayat.. Değişik sesler yoktu, olduğunda da ben duymuyordum. Şimdi bu çok sesli, çıldırmış tellerin kavgaya dönüşen modern dans gösterisi de nereden çıkmıştı? Hazır mıydı ki kulaklarım? Fazla yüksek değil miydi bu ses? Ya da alışkanlık haline mi gelmişti bende sessizlik? derken; sabah ofise geldim. Bilgisayar başında otururken, içeriden arkadaşımın sesini duydum. Sakin bir ses : aaa bak bir kara fatma, dur öldürelim onu diyen sapsakin bir ses.

Kulaklarım çıldırmış olmalıydı, aklıma dün geceki konser geldi. Sesler böyleydi işte; koca bir hamam böceği gören arkadaşımdan çıkan sakin tınılara karşın keyif almaya gidilmiş bir konserdeki gitarın tellerinin kavgasını anımsatan hırçın tınılar. Hepsi ses sonuçta, ama o bile zaman tutsağı. Doğru anda doğru seslerle karşılaşmak, o seslere eşlik etmek istedim.

Yazı bitti.

19 Ocak 2013 Cumartesi

Kuzu çevirmesiz geçen yanlış sayılmış yıllarıma inanmayan Semire

"Kuzu çevirme olaydı ya şimdi, ne yirdik kız " dedi Semire.
Boş boş bakakaldım. Hem eridim hem dondum keza saf maddenin erimeye başladığı sıcaklıkla, donmaya başladığı sıcaklık aynıdır demişlerdi ortaokulda. 
O saf madde bendim işte.

"Ne güzel gacısın öyle sen kırmızı rujunla, yaşın kaç " diyerek devam etti.

Gözünüzün önüne bir getirin beni: Ağzım yarı açık, sinek kaçtı kaçacak ve içine girdiğim şoktan çıkabileceğime dair ümidim kalmamışken; birden odaklandım: Kendisine ve halimize. Ana geri dönebilmiştim ve 'Otuz dört' diyerek cevap verdim.

"Neeee ben kadarmışın yok artık, ne yaptın cildine süyle bakiim, neler sürdün süründün, anlat diyem de vermezsin sırrını, kız gerçek de bakiyim essah kaç yaşındasın?"diye sordu güvensiz bakışlarla.

'Ben otuz dört saydım sen kaç dersen o olsun' dedim. Büyük teslimiyetteydim hali hazırda.

Halbuki ne güzel kuzu çevirme dediğinde aklım saatte 180 km hızla, apayrı gezegenlere seyahate çıkmıştı. Donmak, erimek derken saf  saf bakakalmıştım.

Keza ne alakaydı ! Biz ne zaman çıkarız diye düşünürken, hatunun aklı kuzu çevirmedeydi.

En son cevabıma istinaden sessiz kalmadı Semire; "Entel dantelsin sen anladık, bu anan olmasa zor bakarsın sen kızına" dedi. Haklıydı da, entel kısmı hariç.

Kabulümdü Semire'yle kuzu çevirmek, otuz dört olmamak , kızıma annem olmasa böylesine bakamayacağım, entel dantel olmak bile kabulümdü; işbu hastanedeki gerçek hayatların keskin köşeli hikayeleri karşısında. Hatta o hikayelerin yanında, gel de teslim olma.

Aslen hiç sevmediğim o 'kuzu çevirme' bana, on beş metrekare odada 4 kadın 3 çocuk nefes almaya çalışıyor olduğumuzu unutturmuştu. Pek matrak kadındı, Semire.

Onun keskin köşeli hikayesini yazmaya elim varmadığı için bu kadarını paylaşabiliyorum..
Biliyorum ki o da hayatı şakalarıyla seviyor. 

Semire'ye ..

https://www.youtube.com/watch?v=H98QJemFQqM





14 Aralık 2012 Cuma

büyük ev ablukadaymış hayrini görünüZZZ

Hiç bilmediğim sadece adını duyduğum bir grubu dinlemeye gidiyordum.
Hava puslu, yağmur çamur da olmazsa olmaz misali. İzmir'de bir pazar akşamı!
İsmet İnönü'de konser ve salon ağzına kadar dolu.  Şaşırtıcı bir manzara.
Etrafımda sadece 90'lılar var, Z kuşağı arasında kalmış bir Y kuşağı insanı; ben.
Yine de atmosferden olsa gerek, kendimi on yedi hissediyorum, özetle orijinal bir pazar:

Karanlıkta üç kişiydiler ve "Konser başladı, hayrını görün" sözleriyle ilk kahkahlar geldi. Onlardan biri de bendim. İlk başta ne diyor bunlar derken sonra 'sözleri yakalayıp' gülmeye başladım, daha sonra nasıl bir isyandır bu müzik diye şaşırdım, iyice hoşlandım. Müziğe eşlik bile ettim hani ilk dinlememe rağmen.

Çok sevdim ben bu Z kuşağını. Özgürlükçü tipler, herkes kendi halinde, suya sabuna dokunmayacaklarmış gibi görünse de bu aslında onların sessizliğinin altında yatan 'gizli saygı' kavramlarından kaynaklanıyor. Fikirleri ve özgürlükleri uğruna savaşacak tipler Z'ler. Belli etmiyorlar ama öyleler. İnançlılar. Çok şey var bunlarda ama dediğim gibi 'gizli'sinden..

Gizliden gizliye saygıları, sevgileri, inançları, endişeleri. Gizliliği benimsemişler.

Ki konserde Z'ler ne zaman alkışlasa şu bizim Yalan Dünya'nın haylaz pasaklı çocuğu Orçun olarak bildiğimiz Bartu Küçükçağlayan, Seda Sayan'da mıyız bu ne alkışı,  "içinize atın" sözleriyle dikkati çekti. Bu deyimi bir iki kere kullandı ki kullanmasaydı da ben çoktan oraya odaklanmıştım.

Evet işte Z'ler de benden, Orçun da, Büyük Ev Ablukada da.. İçe atma konusunda. Ondan herşeyi gizli bu Z'lerin, hepsini içlerine atmışlar. Ben de sağlam atarım o içe. Severim de içe atmaları. Zengin içler oluşur bu atışlardan, saklamalardan.

Bazı duyguların evet içe atılmaması gerekir vs vs psikolojik sağlamlık açısından. (yorumsuz)
Fakat öyle anlar vardır ki, öyle hisler, öyle kaçışlar öyle böyle olmayan. İçe atarsınız ve daha da takdir görmüş olurlar. Onların değeri alkışlarla, haykırışlarla ölçülemez.

Konserdeki durdurulan alkışlara dönecek olursak, Orçun'un ve grubunun mütevaziliği tabii. Ama güzel bir deyimle ne çok anlam ifade edebiliyor.

Eğlendik işte ve içimize attık, asil birer Z olarak.


Bu arada, unutmadan,  21 Aralık'ta yine konserleri var ve eğer dünyanın sonu gelmezse, ilk albümleri de 22 Aralık'ta çıkacakmış.
www.buyukevablukada.com





8 Aralık 2012 Cumartesi

yollamayı unuttuğum mektuptan önce geldim

Kurcalarken pandora'nın kutusunu,
iç içe girmiş binbir hikayeden biri çıkıverdi karşıma.
Sararmış, eski püskü bir kağıt parçası.
Kıyamamışım zamanında.
Yakılmamış mektuplardan biri daha.
Sahibine ulaşmamış belli
ruhu kavuşsun diye huzura dökülüyorum burada.

"Bir hata yaptım. Yaptığımı da iş işten geçtikten sonra anladım. Yoksa hata olmazdı ki, değil mi ?
Senle bana ait bir karar verdim biz'e sormadan. Sen yoktun, arayamadım, hatta aramadım. Teknolojiyi sevmediğim anlardan biriydi. Kızgın saatlerdi, elden ne gelir?
Gittim bir yerlere, çok uzak değil, sakin işte.
Bağlanırım belki, bir şekilde, bize yine diye. Çekmeyen bir yerlerdeydik sanki, aradım durdum ulaşamaz olmuştum. Sonra her 'güçlü' insanoğlu gibi karar vermeye karar verdim. Sana sormayı da "özetle" unuttum. Özür dilerim. Açaydım bir telefon, 'Alo, burada mısın?' deseydim iyiydi. Ben gittim ya uzaklara dönemem belki yakında .."

Bu mektubu da yollayamadım sana, belki okursun da buradasındır hala ?

Döndüm ben.




31 Ekim 2012 Çarşamba

Pandora'nın Kutusu

Yazamadım uzun zamandır, olmadı bir türlü.
Elim gitmedi, aklım boşaldı, biraz durmak ise tüm bunların yanında pek iyi geldi.

Uzun ve derin bir uykudan sonra sabaha uyanmanın halleridir bunlar:

Mutluluk en başta, şaşkınlık, tedirginlik, bilinmezlik derken yine yeni ümitler, hayaller ve
bir de hadi bakalım karşıma çıkacak olan sürprizler ?

Hazırlık sınıfında gibi hissetmelerdeyim. Ne ilkokul, ne lise.. Ve sanki boşuna okuyorum bu yılı; hali hazırda "hazırım" misallerindeyim.

Bazen "hazır" hissetsek de, iyiyim desek de, doğru yaptığımızdan emin olsak da vardır bir "hayır"
beklemekte, susmakta, izlemekte ve tüm bunları yaparken de en önemlisi "Sabretmek" de.

Otur, düşün taşın yoktur işin derken geldi geçti bir suskunluk. Uzunlusundan görünen bu kısa zamanlarda bekleyişlerindeyim "yeni ve yeniden"lerin. Önümde koskoca bir sandık.. Hem de tanıdık !

Eeeeh açılsın o zaman..  "Pandora'nın kutusu"





30 Temmuz 2012 Pazartesi

yıldız yorgan altında sineklik ve kelebek

Yıldız yorgan altında uzanmış gece yarısı, adı Ay'la. Yanında güzel bir adam,
yüreği O'nunla. Eller deymese de, gözler süzmese de biliyor ki Ay'da hep O'nla.
Gece kapkaranlık, cırcır böcekleri orkestra ve iki yürek yan yana !


İşte Ayla ile Ayda, Ayla'nın Ayda, Ayda'nın Ayla ..

Ay'la kelebeğe benzetir o sırada bir yıldız kümesini. Bozuverir sessizliği, çılgınca ve sorumsuzca. Ay'da der ki; "Hemen altındaki yıldızları da çiz, al bak şimdi sana bir sineklik".
Ardını sorgulamadan gelen iki sıcak ve yalnız kahkaha.

Bir göz olmaktansa, iki özgür aklın sevişmesi işbu yıldız yorganı altında.

Eh bu Ay'la ile Ay'da..

Biri kelebek, biri sineklik ! Aynı rüzgar altında, salına salına biri doğudan biri batıdan
çalarken ayrı kafalarda aynı olmamak ve yıpratmamak tadında.

İlk tanıştığımda "Ay'la ve Ay'da" ile şaşırdım.! Ne biçim bir münasebettir , anlayamadım.

Olması gereken, aynı'lar değil miydi? Aynı bakışlar, aynı yerlerde aynı hisler, aynı enerji,
hatta sinerji, aynı çatlaklar, aynı yaralar, aynı kırıklar özetle aynının tıpkısı iki rakı arası vazifeler misali yaşamlar.

Bu ikisi de Ay ama biri Ay'da diğeri Ay'la. 

Offff!!!

Hep "bir" diye öğrettiler bana. Kafam karman çorman oldu. Bir ol, O'nun ol, O'na bak, O'nu gör,
O'nu yaşa O'nu tamamla. O'nlayken de UNUT Kendini.. Yok ol, kaybol onunla, yaşa o aşk'ı,
hatta yaşarken yavaş yavaş öl farkına bile varamadan.

"Ay" bir güzellik işte, onlar Bir'er yürek, birbirlerine hep hasret.

İster yıldız yorgan altında, ister dört duvar arasında iki ayrı ses, jazz gibi spontan, tesadüfsüz bir doğaçlama.

Uzaktayken daha yakın olabilen iki ayrı temas.

Çok sevdim sizi Ay, hep uzak olun, kimse bulamasın sizi o bilinen topraklarda,
dokunamasın engin denizlerde dans eden anlarınıza.